Deneme

Aşk Odu Evvel Düşer Mâşuka

Aşk kelimesi Aşeka’dan gelir. Aşeka, bir ağacı saran, besinini ağaçtan alan ve zamanla ağacı kurutarak öldüren sarmaşığın ismi olarak yer alır lügat kitaplarımızda. Aşk ateşi, maşukun ateşiyle yakmaya, bedeni sarmaya başladığı vakit âşık; kendisini eriten, kurutan ama bir yandan da arıtan yakıcı illete tutulmuş demektir. Aşk düşüncesi, nemli ılık yaşlarla dolu gözlerden uykuyu çekip alınca artık aşığın gecesi de gündüz olmuştur. Gece gündüz sevdiğinin hasretiyle yanıp inler, gözlerinden eksik olmayan yaşları gören herkes onun adına üzülürken o yaşlar âşığın gözlerinde maşukundan başkasını görmeyecek perde haline gelir. “Ey âşık senden alalım bu derdi, gözlerinden yaş gitsin uykuların geri gelsin, inlemelerin son bulsun da tekrar hayatın sair renklerini görebilesin” deseler, âşık bütün cihanı verseler yine de derdini kimseye değişmez.

Aşk konusu, romanlarda, hikâyelerde, dizi ve sinema filmlerinde en çok ilgi gören tema olarak kaşımıza çıkıyor. Peki, insanımızdaki aşka olan bu zaaf nereden geliyor? Öncelikle bunun birden fazla sebebi olduğunu unutmamalıyız. Hayatı boyunca tatmadığı bir duygunun ya da bu konuda itminana kavuşmamış bir kalbin hasreti ana sebeplerden biridir. Eğer en baştan mevzuyu inceleyecek olursak ‘Elest Bezmi’ne yani ruhların ilk yaratıldığı ana gitmek gerekir. Orada Allah c.c kullarına, “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” diye sorduğu, karşılığında ise bütün ruhların bilaistisna ‘evet, sen bizim Rabbimizsin!’ cevabını verdiği ilk meclise… 

Din kültürümüze henüz çocukluk devresinde “ne zamandan beri Müslümansın?” sorusuna cevap olarak öğretilen ‘Gâlu Belâ’dan beri’ dediğimiz ve yaratıcı ile ilk konuşmanın gerçekleştiği meclise… Şimdi ise ruhlar daha yaratıldığı ilk günde, ilahi âşka düçar olduğu yüce varlığın güzelliğini, kendi gibi yaratılmış kulların iç âleminde ve çehrelerinde aramaktadır. ‘Güzel’ diye peşinde koştuğu yapay ve sanal zarfların içinden çıkan mazruflar karşısında sükûtu hayale uğramaktadırlar.

Musikişinas diye tabir ettiğimiz güzel sesin meftunu olan insanlarımızdan kaç tanesi gerçekte ‘Elest Bezmi’nde işitip âşık olduğu güzeller güzelinin sesini aradığını bilmektedir? Yani gerçekte güzel çehreye ve güzel sese olan temayül aslında insanın fıtratında vardır… Fakat kısa süreli bir duygu yükselmesini aşk diye tabir edenler, bilsin ki, ilgi duymak ile âşık olmak arasındaki fark, bir maydanoz ile çınar ağacı arasındaki farktan daha büyüktür. Aşk iddiasında bulunan bir kimse, küçük sebeplerden dolayı maşukundan yüz çeviriyorsa, elindeki cam parçası zannettiği elması, iki tane şekerlemeye değiştirmeye teşne, küçük bir çocuktan farkı artık tartışılır hale gelir…

Yedi sene flört edip yedi hafta da boşanan çiftlerin sayısındaki artış sanırım bize bu konuda bazı ipuçları sunacaktır. Bu kâinat, Allah’ın ‘habibim’ yani ‘sevgilim’ dediği bir peygamberin yüzü suyu hürmetine yaratılmıştır. Yani bütün mevcudat aslında bir aşk neticesinde yaratılmış ve bu aşk peygamberine ümmet olmak hasebiyle şeref kazanmıştır… Allah, kuluna karşı muamelesini, kalbinde kendisine ait olan sevgiye göre belirlemekte ve değiştirmektedir. Hadis-i Kudsi’de “Ben yere göğe sığmam, mümin kulumun kalbine sığarım” buyrulurken, aslında bu gerçeğe işaret edilmektedir.

Kirlenmemiş ve meşru aşk duygusu haddi zatında zararlı olmaktan çok, bilakis kalpteki sevgi, şefkat ve merhamet duygularının ziyadeleşmesine vesile olabilir. Aşk denilince ilk olarak akla; ilahilere, hikâyelere konu olan ‘pervane’ gelir. Pervâne malumunuz, ışığın etrafında dönen gece kelebeğidir. “Çünkü o pervane ışığa/ateşe/muma âşıktır. Hem bu öyle bir aşktır ki, sevgilisinin etrafından hiç ayrılamaz, gittikçe çapı daraltarak döner. Döndükçe çember daralır, daraldıkça şevki artar. Hızlanır ve kucaklamak ister. Artık o cezbeden kurtulamaz. Öyle bir an gelir ki, o pervane sevgilisini kucaklamak ister ve en sonunda vuslat uğruna kendisini bütün hızıyla alevin koynuna atar ve yanar.” Aşkı uğruna kendini ateşe atarak can veren pervane için,Fuzûlî ne güzel söyler:

“Aşk odu evvel düşer ma’şûka andan âşıka
Şem’i gör ki yanmadan yandırmadı pervâneyi”

Pervane mumun ışığında can verirken mum farklı mıdır? “O da içindeki can ipliğini yakmaya başlar. Gözlerinden yaşlar akar ve vücudu erir. O eridikçe gözlerinden akan yaşlar ayaklarının altında denizler oluşturur. Ve bir müddet sonra, can ipliği yanmaktan, vücudu erimekten bitap halde, kendi gözyaşlarında boğulur. Aşk, ikisini de mahvediyor.” Fakat ikisinde de feryat yoktur, aşk uğruna can verirken…

Daha evvel kaleme aldığımız Delikanlım isimli yazımızdan bir bölüm ile mevzuuya biraz zenginlik katalım…

“Olmaz delikanlım aşksız olmaz; kadere inananda keder kalmaz. Nasıl ki dava yerine heva peşindeki rehbere teslim olunmaz, ahlakı güzel olmayan da hakikati bulamaz. Ateş denizinde aşkla kulaç atan yanmaz, onun gülü hazanda bile solmaz. Bir diken acısına bin feryat etsen de, maşuk uğruna can verirken asla tereddüt olmaz…”

Pervane, aşkını kimselere duyurmaz, aşkı uğruna döne döne can verir… Fakat bülbül öyle midir? Bülbül ki; güle olan aşkıyla feryat eder; onun aşkını duymayan kalmaz. Şeydalanan bülbül öter, her arzu ettiğinde naz eden gülün dalına konar. Hasretini dindirirken etrafa aşkın şevkiyle feryadını duyurur. Pervanenin bir kucaklaşma için sessizce canını verdiği vuslat anı, bülbül için mükerrer defalar haz sebebidir. İnsan sevmeli hem de çok sevmeli, fakat önceliklerini sevilmeye en layık olana göre belirlemelidir. Tıpkı, Mecnunun Leyla’ya olan aşkının, ilahi aşka vesile olması, yani Mevla’yı arzulaması gibi…   Aşk peygamberinin şefaatiyle, en yüce maşukun huzurunda buluşmak dileğiyle… Vesselâm…

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu