İnceleme - Araştırma

İrfan Medeniyeti Tefekkürle Kuruldu

“Bir zamanlar biz de millet, hem nasıl milletmişiz:
Gelmişiz dünyâya milliyyet nedir öğretmişiz!”

Mehmet Âkif Ersoy

Mesafeler bazı hallerde kısalır. Ömür uzar. Bunu fark edebilmek için insanın zaman zaman sıkıntılar yaşaması ya da içinde bulunduğu durumun idrakine varabilmesi için başına hiç beklenmedik hadiselerin gelmesi gerekir.

Bu hadiseler sabrı ortaya çıkarır. Kul literatüründe buna imtihan denir. Yani Allah azze ve cellenin kulunu sınaması. Kulun samimiyeti ve ihlası bu sıkıntılara karşı göstereceği sabra ve metanete bağlı olarak ölçülür, anlaşılır ya da ortaya çıkar. İşte burada hayatı anlamak ve anlamlandırmak için verilen mücadele bir müddet sonra karşımıza nimet olarak çıkar.

Başında biz bunu belki göremeyiz ancak zaman içinde unutulmuş birçok şeyin, vakti saati geldiğinde karşımıza büyük bir nimet ve avantaj olarak çıkıvermesi bize de sürpriz olarak görünür. Günümüzde tasavvufi akımlar toplumun her kesiminde kabul görmeye devam eden en önemli dini ve toplumsal hareket olarak anlaşılmaktadır. Kimilerinin cemaatleşme diye tahkir edici bir ifade ile baktığı ve lanse etmeye çalıştığı tasavvufi toplulukların ehli sünnet çizgisinde hizmet vermeye gayret gösterenlerinin tamamını kabul ediyor ve duacısı olduğumuzu da belirtiyoruz. Mamafih bu topluluklar, hem millet menfaatini, hem devletin devamlılığını, hem de insanın kalbiyle, inancıyla, imanıyla ilgili problemlerini çözmek için çareler ürütmeye, metodolojik olarak uygulama alanları açmaya, hayatın içine tasavvuf kavramını canlı ve doğru bir şekilde sokup yaşamaya dair adımları başarı ile atmaktadırlar.

İnsanın hakikati bu manada herkesin bildiği ya da anladığı gibi hayvani natık değil, hayvani aşktır. Zira bütün mahlukat ve nebatat kendine göre bir hal dili konuşur ve Hakkı zikrederler. Ancak insanın dışında hangi canlıya bakarsanız bakın aşkın evsaf ve encamını onun bünyesinde göremezsiniz. Çünkü aşkın sorumluluğu sadece insana yüklenmiştir.

Aşkı anlamak ve anlamlandırmak için asırlardır yazılır, söylenir, anlatılır, örnekler verilir, yaşayanlar tarihe geçirilir, sonraki nesillere hikayeleri anlatılır vesaire. Ancak kadim geleneğin bir öğretisidir. Mecazi aşka dûçâr olanın hakikate ulaşması daha kolay ve hızlı olur. Bunun yüzlerce hikayeleştirilmiş örneğini anlatabiliriz.

Tasavvufta damladan deryaya geçişin yolları anlatılır ancak damla o damla olursa bu geçiş daha hızlı ve kolay olur. Ancak çok dikkatli olmak ve damlalar arasındaki farkı da basiretli bir nazarla görebilmek lazımdır. Bir çamur birikintisine basarak sıçrattığınız ve içinde at pisliği de bulunan suyun damlası ile üzerine yağan yağmurla dirileşmiş, renginin tam kıvamına erişmiş bir gül yaprağının üzerinden iki kaşınızın arasına damlayan çiğ tanesi elbette aynı olamaz. Bu yüzden damlanın deryaya nasıl tekamül edeceğini irfan ehli insanların rahle-i tedrisine devamla iyi öğrenmek, idrak etmek lazım.

İrfan medeniyetini inşa edecek olan yine insandır. Çünkü arifler meclisinde insanlığın ortak meseleleri konuşulurken sadece o an konuşulmaz. Hem asırlar öncesinden gelen birikim ortaya dökülür, hem o an konuşulur, hem de asırlar sonrasına irfan okları nasıl atılacaktır, bu fikredilir. Böylece yetişmekte olan neslin içindeki ariflerin anlayacağı, anlayıp bulacağı, bulup zerre zerre vücuduna zerkedeceği aşk damlaları oluşturulur.

Memleket aşkı, bayrak aşkı, din aşkı, vazife aşkı, sanat aşkı nihayetinde insanlık aşkı gibi büyük irfan deryasına dökülen bu damlalar her neslin önüne konulan ve onun yürüdüğü yolu aydınlatan güzel tohumlardır. İşte bu tohumları bereketli topraklara ekerek insanlığın kurtuluşu için yatırım yapmakta irfanı anlayan, medeniyetine aşık ariflerin işidir.

Elbette tüm bu ilahi aşkların ve medeniyet tohumlarının yanında basit, sadece nefsi tatmin etmek için cinselliğin temelinden filizlenen aşklarda vardır. Molla Câmî bu durumu açıklarken şöyle der. “Sevgilinin aşkından pişman olma. Zira sevgilinin, senin kalbinde açtığı incelik yolundan, çabanla yüce aşkı bulursun.”

Tüm bunlar damla damla büyük irfan okyanusuna akan küçük cılız nehirler gibi görünebilir. Ya da ince çaylar gibi algılanabilir. Ancak hepsi bir araya geldiği zaman köpüren, kabaran, şahlanan, dalgalanan ve hırçınlığı ile karşısına dikilecek olan tüm zararlı menhiyatı bir çırpıda yok edecek gizli güce sahip ilahi vuruşlar olarak görünüverir. İşte o zaman hiç kimse bu küçük damlaların, birleşip bir okyanusu bile bastırabilecek kadar büyüdüğünü görür şaşırırlar.

Damla deyip geçmeyin dostlar. Bu damlalar çeşit çeşittir. Mesela yağ damlası, ter damlası, miskü amber damlası, altın damlası. Elbette bunları da açıklarken mana bakımından sayısız damlalalara bölebiliriz. Çünkü hakediyorlar.

İrfan medeniyetini oluştururken dökülen terin damlasının da ayrı bir ehemmiyeti vardır. Bu damla diğerlerinden çok farklıdır. Diğerleri derken hemen açıverelim. Mesela devletin malı deniz, yemeyen domuz zihniyeti ile hareket edenin, yetim hakkını yerken döktüğü ter damlası…

Hırsızlığı meslek olarak edinmiş olan ve geçimini bu yolla sağlayarak ekmek parası diyecek kadar mübahlaştıran habisin, bir kepengin kilidini kırarken döktüğü ter damlası…

Çaresiz bir hastalığa dûçâr olup, ızdırabını ve acısını gözyaşları ile ancak ifade edebilen hastanın döktüğü ter damlası, ilmiyle amil bir âlimin ter damlası, cehliyle müsemma bir cahilin ter damlası, helal rızık için sabah akşam omzuna aldığı peykeyle sokak sokak yük taşıyan bir babanın döktüğü ter damlası…

Şu ana kadar anlattığımız dökülen ter damlaları zahiren sadece ter damlası olarak görülür ancak mana itibariyle ne kadarda birbirinden ayrı ve farklı kulvarlarda koşturan ter damlaları değil mi?

İşte irfan medeniyetini tarif ederken bir miskü amber şişesini örnek vermek istiyorum. Misk nahif ve işçilikli bir şişenin içinde süzülüp dururken tertemiz, abdestli bir ele damlatıldığında asli vazifesini ifa etmenin huşu ve huzurunu yaşar. Amma leş gibi kokan birinin eline damlatıldığı zaman da o elin ya da o bedenin kokusunu bastırmak gibi amaca müteallik damlatıldığı için bu miskü amber damlasına zulmet olur.

Bir de kan damlası var. Ne kadar ince ve hassas bir konu değil mi sevgili okurlar. Şeni bir katilin bıçağından damlayan taptaze birkaç damla kanla, bu vatan için asırlardır canlarını veren şehitlerimizin bu topraklara bıraktıkları kan damlaları aynı değildir. İşte burada bizim çok iyi anlamamız gereken, tefekkür eden bir müfekkir olabilmemiz için şu söyleyeceğimi çok iyi anlamak lazım.

“Her damla kan, döküldüğü yere, taşıdığı manaya göre kutsal ya da murdar olarak addedilir.”

Allah Teâlâ’nın gökten gönderdiği yağmur damlası tadında ve kıvamında geldiği zaman bereket olarak addedilir. Ama tufan ve bora olarak tepemize indiği zaman da Allah Teâlâ’nın Kahhar sıfatının tecellisi, afet olarak addedilir.

İnsan bilgide derinleştikçe, yukarıda tariflerini yapmaya çalıştığımız konuları daha iyi anlamaya başlar. Üzerinde çokta durmadığımız ve sadece deryadan bir damla olarak telakki ettiğimiz mecazi aşk, insanı olgunlaştıran ve tüm hayatı boyunca her şeyi Bir’de toplayabilmek adına atılmış ilk adım olarak telakki edilmelidir. İşte burada irfan ehlinin tarifi ile ilahi aşk yolunda yürümek gerekir. Yoksa bu mecazi aşk sadece nefse açılan bir kapı olmaktan öte geçemez.

Ariflerin ulaştığı ilahi aşkın mertebesi, insana çok büyük ve önemli kapılar açar. O güne kadar olgunlaşma yolunda ciddi bir çaba gösterememiş ruh, bu aşkın sayesinde ve aşkın uğruna dünyalık tüm varlığından vazgeçmeyi öğrenir. Ölmeden önce ölmeyi öğrenir. Kalp ummanına dalan bu aşk eri aynı zamanda irfan medeniyetini inşa edecek olan ordunun bir neferi olarak gönüllü hizmete başlamış demektir.

İrfan medeniyetini kuracak olan ordunun neferleri, gönüllerinde barındırdıkları ve vuslatı için büyük bir sabırsızlıkla bekledikleri hayatlarında gönülleri bir mabed kutsiyeti ile davalarının aşkı ile çarpmaya devam edecektir. Ama gönüldeki bu mabedi tezeklerle kurmaya, şekillendirmeye çalışan kişinin ne hizmeti, ne ibadeti verimli olmaz. Zira ibadetin nihai amacı kötülüklerin üstünü örtmek, Allah’ın bahşettiği ve sadece Rabbimize mahsus tövbe boyasıyla bir daha işlememek, aynı hataya düşmemek adına söz vermektir. Aynı zamanda Rabbimizin bahşettiği natıka kuvveti, anlama, kavrama ve anlatma yeteneği de İrfan ehlinin hizmetinde, bu medeniyetin inşaası için kullanılacaktır. Unutmayın güneşin doğduğu an, karanlığın en koyu olduğu zamandır.

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu